“Başladı hayat bir çığlıkla
Sessizlikten doğan.
Sessizlikten doğan.
Çiğ taneleri düştü yüzüme
Ayaklarımdan yağan.”
Ayaklarımdan yağan.”
Gitar sesine uyandı. Saate bile bakmadan, tek hamleyle odasından çıktı. Sabah ezanı okunmak üzereydi zahir. Ölü bir vakitti; sonlanan bir şeyler olduğu gibi, ana rahmindeki yeni gün de henüz ilk seslenişini gerçekleştirmemişti. Erkan, pencereden yüzüne vuran esintinin etkisiyle ancak açabildi gözlerini. Salonun kapısından içeriye adımı atarken gözlerini ev arkadaşı Ozan’a dikti ve kırık bir ses tonuyla o beklenen soruyu sordu:
- Bu saatte n’apıyon oğlum?
Saat 4 buçuğu biraz geçiyordu. Bir izahat beklemekten daha tabii ne olabilirdi ki?
Ama Ozan için durum biraz farklı görünüyordu. Gitarı çalmıyordu bu kez. Aşkla, şevkle dokunuyordu tellerine enstrümanın; şeb-i arûstaydı. Ve Erkan, bu araya girişiyle; yüzyıllık bir hasretin vuslatına erdiği gün, valsi bölünmüş bir kavalyeye benzetiverdi Ozan’ı oracıkta. Ozan bir anda kolundan tutulup sahneden kenara çekilmişçesine şaşkınca baktı. Ve anlamsızca sordu:
- Kaç ki?.. Saat?..
Erkan olmadık bir zamanda, yanlış kişiye, münasebetsiz bir soru sorduğu hissine kapıldı. Ozan, ‘saat’i aşan bir zaman dilimindeydi. Ne demek “bu saatte”?
Ozan, odasına girmeyi bile zaman kaybı saymıştı besbelli. Tişörtünün üzerine rüzgarlık niyetine giydiği kareli gömleğini çıkartmak bile zor gelmişti. İntizamsızca sıyrılmış kollar, birkaç adım sonra ayağından fırlayacak gibi duran çoraplarıyla gövdesini salona atıvermişti Ozan.
Meydanına kurulmuş gibiydi şehrin: Öylesine ait, öylesine doğal, öylesine dağınık.
Erkan, bu kez başka bir soru sorma gereği duydu:
- Neyse, saati s..tiret de… Neyin var? “Çiğ tanesi” gibi bir şeyler duydum. Aşık mısın, hayrola?
Ozan, gözlüklerin altından bakmayı bıraktı bu kez, kafasını kaldırıp “hee,” dedi. Bu mimik şaşkınlığının geçtiğine bir işaret olsa gerek.
- Merve’ye n’oldu, Kime vuruldun birader?
- Yok lan, öyle bir şey değil bu.
- Eee?..
Ozan’ın anlatacağı bir şeyler vardı kesinkes. Yine gözbebeklerini kirpiklerinin dibinde gezdirmeye başladı. Dilinin üstünde raks eden kelimeleri hizaya sokmaya çalışıyor gibiydi. Gözleri, uçuşan harfleri denetlemeye çalışıyormuşçasına sağdan sola, soldan sağa atlıyordu.
Ozan’ın duraksadığını gören Erkan, “Kahve içer misin,” dedi. “Benim de uykum açılır hem.”
- İyi, getir bari.
Ozan da gitarıyla sevişmesine ara vermişti; ama bir yandan da ‘soğutmamaya’ çalışırcasına parmaklarıyla tempo tutmayı sürdürüyordu. Kettle’da kaynayan su fokurduyor; Ozan, sözcükler fırlamasın diye ağzını sıkıca kapatmış bir halde şarkısının devamını ‘içerde’ getiriyordu. “Mmmmm-mmmmmmm-mm…” Tabii, tempo tutmaya da devam ederek…
Şimdi tempo!..
Hızlanmaya başladı parmakları. Nakarata gelmişti anlaşılan.
Gözleri kapalı, dörtnala koşuyordu sahnelerin üzerinde… Ama ne uçmak!.. Uçuyor, desen ayakları dokunuyordu yere; zıplıyor, desen toplukları bile temas etmiyordu zemine… Kayıyor, desen en ufak bir sürtünme gözlenmiyordu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder