17 Aralık 2013

Öykü: Show Must Go On!

Baba yadigârı emektar silahın namlusu, tüm soğukluğunu şakağımdan göz yuvalarına kadar hissettiriyor. Namlunun soğukluğu muydu, yoksa ölümün mü; bilemiyorum. Ürperiyorum. Hayır, hayır… Adamakıllı titriyorum… Korku değil bu, eminim. Hem neyden ve niçin korkacakmışım? 
Madem öyle, şöyle havamızı bulalım. Şov must go on! Söyle bakalım Freddie. Evet, bu! Makyajımı silip, silkinmeyelim. Bu derece soğuk olmamalı bu son.  I must be warmer now!
Mektup mu yazsam zavallı halimle? Olabilir, neden olmasın... Kalem neredeydi? Hah...
Ben Sırrı… Sırrı kendinden menkul bir mahluk…
1972 yılında -niye geldiğim konusunda hâlâ zerrece fikrim yok- bu yerküre üzerinde ilk kez soluk almaya başladım.
Çilekeş, derbeder, emektar, garip gibi birçok nitelemeyle ifade edilen bir çevrede büyüdüm. Fiyat etiketinin kıyafet tercihlerinden müzik zevklerine kadar belirleyici olduğu sosyoekonomik bir coğrafya. Başlıca geçim kaynakları, bilumum kayıtdışı sektörler olan bir coğrafya…
Aklınıza gelebilecek onlarca neden yüzünden sürülmüş öğretmenlerin zoraki  ders verdiği öğrenciler olduk. Öğrenci miydik, kürek cezası mıydık; belli değildi doğrusu.
Her neyse işte… Bir şekilde liseye kadar bitirdik… Sonra sağda solda iş tutmaya başladık.
20 yaşına gelince devlet baba, buralarda bir evladı olduğunu hatırladı da askere aldı bizi. 18 ay yapacağız diye gittiğimiz askerlik devam ederken 15 aya da düştü ki değme keyfimize. Az biraz saz çalmayı da öğrendik orada. Sağolsun, Orhan tertip öğretti bize tellere nasıl dokunacağımızı.
Askerliği bitirdik… Sonra… Ankara’ya taşındım tek başıma. Siteler’de mobilyacılık yapmaya başladım. Bir süre sonra tırnak aralarında kimliğim oluveren mobilya boyalarıyla derme çatma sazımın tellerine dokunmaya başladım. Beste filan yapmaya çalıştım. Bana kalırsa iyiydi de kime duyuracaktım?
Gazetelerde filan denk gelmiştim değişik başarı hikayelerine. Kaleminden hayrı bir şeyi yokmuş, ünlü yazar olmuş. İki günlük azığı ve sırtında sazından başkaca yükü yokmuş da meşhur bir sanatçı oluvermiş. Tonlarca varmış böyle hikaye.
Sosyal devletinden veya cefakar ailesinden torpil bulamayan bir bahtsızdım ben de. Kaderden başka sığınacak bir limanım da yoktu açıkçası. Fırsat eşitliği diye bir mefhumla tanışma şerefine nail olamasak da bir altın gol umudumuz vardı hâlâ. Olmamalıydı belki de.
Velhasılıkelam, işi bıraktım ve tüm hatlarımla saldırmaya başladım. Kapı bilmez, yol bilmez bir naçar olarak bir yandan bestelerimi dinletebileceğim bir plakçı arıyordum, bir yandan da sahne alabileceğim bir mekan umuyordum.
Gerisi uzun hikaye… Çocuklukmuş hepsi… Daha faza teferruata girmeyelim. Sadede gelecek olursak, o başarı hikayelerinde kendime bir yer bulamadım. Ne nota biliyormuşum, ne sahnede cazibem varmış. 
Gel zaman git zaman sahne almayı umduğum o barların birinde güvenlik görevlisi oldum. Ha, evlendim üstelik. Üç sene önce terk edilmiş olsam da.
Çat pat dil öğrendik, rock müzikle filan tanıştık; ama gene barın önünde bekledik… Bu Mersin denilen şehre geldik…
Elimizi tutan olmadı belki; ama şimdi o boş ellerde tabanca var şimdi… 
Ah anam, gariban anam… Hep iyiliğimi istedin, ama olmadı be!
Sahi, sen niye hep iyiliğimi istedin ki sanki? Şu an’ı zorlaştıran senin bu saflığın mı acaba?
Ooofff! Yine yapamayacağım! Biri filan bulur şimdi. Yakayım şunu. 
Oğlum Sırrı, ne yapıp edip kaza süsü vermen lazım gidişine. Çilekeş anana bunu yapamazsın!
* * *
Kendisiyle son kez baş başa kaldığında içinden geçirdikleri bunlardı Sırrı’nın. Bir hafta boyunca arkadaşlarına otomatik vitesli araçları kullanırken sorun yaşadığından dem vurdu.  Bazen fren yerine gaza bastığını söylüyordu. Arkadaşları ona, alışırsın, diyorlardı. “Alışmak, peh!”
Bir cumartesi akşamı, müşterisinin arabasını park etmek için teslim aldı. Karanlıkla kızıllığın buluştuğu hava, elim bir yangına çalıyordu. Park yerine gitti ağır ağır. Zamanının geldiğini düşünüyordu. Adımları sessiz bir iz bırakıyordu geride kalan dünyaya. Umutsuzluk, kırılganlık, arzusuzluk vaat eden geride kalan karanlığa. Yaşayamadıkları, yaşamışlıkları yanında ‘kahir ekseriyet’ unvanını kibirle taşıyor gibiydi. Yürümüyor, sürükleniyordu.
Kontağı çevirdi. Etrafta kimse olmadığından emin olduktan sonra uçuruma sıfırladı otomobili. Son bir sigara kıyağını da yapmalıydı kendine. “Sigara içmek öldürür”, ne de afili, değil mi? Ya eşitsizlik, düşkırıklığı, umutsuzluk?... Onlar da öldürmez miydi? Öldürmezdi belki; ama bu ucube türkünün sonunu beklemek istemiyordu Sırrı. Belki de haddini aşmıştı hayattan dilekleriyle. Kimseye de etmiyordu şikayet. Bu anlamsız senfoniyi acıklı bir ıslıkla sonlandırmaktı tek niyeti. Korkunç bir sonsuzluğu sondan bir önceki kez Akdeniz’e bakarak içine çekti. Denizsiz memlekette yetişenlerin çoğu gibi deniz ona korkunç bir sonsuzluk bildiriyordu. Son kez baktı tarihin kadim denizi Akdeniz’e. Savaşlar, korsanlar, nice cihangirin uğruna kanlar döktüğü bu denize mağlup bir kumandan gibi bakmıyordu. Yaşamı boyunca hiç savaşamamış, hatta hiç denizlere açılamamış bir kaptan gibi bakıyordu. Çağ, savaşamama çağıydı çünkü.
Annesi geldi aklına. “Vah!” çekmesiyle aklına günah bir fikir gelmiş gibi “tövbe tövbe” demesi bir oldu. Gazadan döndürecek bir düşünceydi bu aklındaki. Merhametti belki de. “Allah’ım, sen biliyorsun ya,” dedi ve dörtte üçünü içtiği sigarayı pencereden fırlattı. “Fazla düşünmeye lüzum yok, nasıl olsa bu ışıltı parlamaya, bu yalan dünya dönmeye devam edecek.”
Beylik laflara karnı toktu. “Hadi bakalım,” dedi ve fren yerine gaza basarak denize uçtu. İstediği gibi olmuştu. 
İntihara meyilli olduğunu kimsecikler de bilmiyordu. Doğumuna anlam veremediği hayatı kaza kisvesiyle terk edebilmişti.
Uçurumdan denize doğru düşerken, Ağzından çıkan son sözler de “Show must go on!” olmuştu Sırrı’nın.
Bu tükenişine suçlu bulamamıştı: Devlet başımızda olmalıydı, ailesi cefakardı, -dindar değildi belki ama- haşa Allah’a da asilik edemezdi… Velhasıl, kimseye etmiyordu şikayet.
Sırrı, “Fren yerine gaza bastı” başlığıyla üçüncü sayfada haber oldu iki ertesi gün.  Çeyreği görünen soğuk mühürden belliydi vesikalık fotoğrafının kimliğinden alındığı. Fotoğrafındaki donuk gözleri sağ tarafına doğru yöneliyordu hafifçe. Ukde taşıyordu sanki, ikinci sayfadaki magazin haberlerine bakarak…
Ve dediği gibi, şov devam ediyordu…
-SON-



14 Aralık 2013

ÖYKÜ DİZİSİ: PARANOYAK (BÖLÜM: 1)

(I)
ANLAMSIZ BİR SORUŞTURMA

Cinayet bürodan Başkomiser Raci bir kez daha soruyordu:
-    Adamı delirtme de doğru dürüst cevap ver. Hakan’ı neden öldürdün laan?
Bu defa ilk ikisinden daha hiddetliydi. Tarık’ın donuk gözleriyle temas kursa da hiçbir canlılık belirtisi alamıyordu.
Tarık, hiç suçlu gibi davranmıyordu. Oldukça soğukkanlıydı. Davranışlarında hiçbir tereddüt yoktu. Aynı soruya, üçüncü defa “Siz daha iyi bilirsiniz,” cevabını verdi.
Aynı lisanı konuşmuyorlardı sanki. Başkomiser çok basit bir soru sorduğundan emindi. Cinayeti işleyenin, karşısında oturan esmer genç olduğu da sabitti. Neden öldürdüğüne anlam veremiyordu bir türlü. Bu seyirle, öğrenmesi mümkün de görünmüyordu. Ya çocuk gerizekalıydı ya da çok gizli bir şeyler vardı. Belki de seri katildi.
Aynı özgüven Tarık’ta da mevcuttu. Öldürdüğü adamın kim olduğunu onların daha iyi bilmesi lazımdı. Ona göre Başkomiser anlamazlıktan geliyor veyahut bu tarz bilgiler daha üst rütbelilerle paylaşılyordu. Ama, nasıl olsa haber gelir. Acele etmenin âlemi yok.
Raci tam elini kaldırıp okkalı bir şamar indirecekti ki Tarık’ın irkilmez sebatını gördü bir kez daha. Ya gizli bir iş varsa? Derin devlet filan… Ya da çocuk zihinsel engelliyse?.. Tarık’ın kulağını fazla asılmadan çekti. “Şimdi helaya gidiyorum. Ben dönene kadar aklını topla, adam gibi anlat. Yoksa günah benden gider,” dedi ve fazla sarsmadan iki kez vurdu yüzüne: “Tamam mı koçum?”
Tarık’ın yüzündeki sinir bozucu ifadede hiçbir esneme emaresi yoktu. Raci, öfkeyle kapıyı çarpıp çıktı.
Seri adımlarla geldiği bölüme bir hışımla daldı. O esnada, Facebook’ta yeni keşfettiği bir sayfadan komik görselleri Polis Memuru Erdal’a gösteren Komiser Yardımcısı Tekin, şaşkınca bakakaldı. Heyecanla telefonu da elinden de düşürdü ki canından parça gitti. Bir gözü büro amirinde, aklı ise düştüğü yerden alelacele aldığı IPhone’undaydı.
Kızgınca “Şu içerdekini bir araştır,” dedi Raci.
-    Tamam amirim. Bir problem mi var?
-    Mal mal bakıyor yüzüme.
-    İlk cinayetiyse…
-    Bak, o hiç aklıma gelmemişti.
-    Ne bileyim amirim, aklıma o geldi.
-    Senden biliyorduk am… Adamı günaha sokma da araştırın iyice. Psikolojik destek filan alıyor muymuş, örgütle filan bağlantısı var mıymış?
-    Tamam amirim.
Başkomiser konuşuyordu; lakin Tekin’in aklı düşen telefonundaydı. “İlk defa araştırıyoruz sanki,” dedi içinden. Daha 9 taksidi vardı IPhone’unun. Nasıl olsa bulgular gelecekti.
Raci, yine de kendini rahat hissetmiyordu. “Bilgiler gelene kadar elimizdekileri teyit edelim bir,” dedi. Hemen önündeki mavi dosyayı açan Tekin, “Tabii amirim,” dedi.
Erdal da Tekin’in zoruyla güldüğü resimlerden kurtulmanın rahatlığıyla, Başkomisere sordu:
-    Çay getireyim mi amirim?
Raci “Hey Allah’ım ya,” diye söylenirken kollarını açtı. “Biz neyle uğraşıyoruz, bunların derdine bak.”
-    İşine bak sen, işine.
-    Emredersiniz amirim.
Erdal duvarlara baka baka uyuşukça odadan çıkarken, Tekin isteksizce söze girdi: “Amirim.” Erdal’ın mıy mıy davranışlarına tiksinerek bakan Raci, bir anda dikkatini Tekin’e çevirdi: “Evet”.
-    Amirim… Bu Tarık, 1989, Merzifon doğumlu.
-    Hııı…
-    Liseyi Keçiören’deki Rauf Denktaş Lisesi’nde bitirmiş.
-    Hızlı hızlı, hızlı hızlı…
-    Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi son sınıftaymış.
-    Dernek, parti üyelikleri filan?
-    Hiçbir resmi kaydı yok amirim.
-    İdeolojisi, çevresi, ailesi…
-    İlk ifadelere göre, sessiz sakin bir çocukmuş… Memur çocuğu.
-    Alkan’la Samet nerde?
-    Alkan okuluna, Samet mahallesine gitti amirim.
-    O dediğim şeyleri araştırsınlar. Örgüt, ideoloji durumları. Gerekirse odasındaki kitaplara, CD’lere filan da baksınlar. Ruhsal tedavisi filan var mıymış? Olmasa da arkadaşları o tarz bir belirti olup olmadığını anlarlar. Bir de faili meçhul cinayetler var mıymış son zamanlarda? O tip yok, ama seri katil filan çıkar maazallah.
-    Olur amirim. Amirim bu arada, raporlu bir rahatsızlığı yok.
-    Peki. Maktulle ortak noktaları var mı peki?
-    Amirim… Şimdi… Maktul Hakan Selçukoğlu… 1979, Sakarya doğumlu. Nevşehir kütüğüne kayıtlı. Bir mağazada müdür yardımcısı olarak çalışıyormuş. Kendi işini kurmak için çıkmış oradan. Cebeci’de ikamet ediyor. Zararsız bir tip.
-    Bu iki adamın ne gibi bir ortak noktası olabilir arkadaş? Çalıştığı mağaza neredeymiş?
-    Abidinpaşa’da amirim.
-    Peki, istihbari bilgi var mı aralarında kontak kurabileceğimiz? Eski sevgili filan.
-    O da yok amirim. Hakan, evli. O konularda da mazbut olarak bilinirmiş.
-    Ne sikik bir olaymış bu arkadaş! Tövbe tövbe…
Raci Başkomiser arzu ederek -hatta ihtirasla- geldiği cinayet bürodan artık iyiden iyiye bunalıyordu. Büro amirliğine gelirken böyle mi ummuştu? Birbiriyle bağlantılı olayları çözümleyecek, olaylara geniş çerçeveden bakacaktı.
“Bir de şu vukuata bak! Alakasız olaylar… Karşımda mesai dolduran tipsiz Komiser Yardımcısı da cabası. Göndereyim savcıya ne hali varsa görsün, âlemin delisi ben miyim?”
(Devam edecek)

09 Aralık 2013

"O da Olur" TV projesi

"O da Olur" adını vermiş olduğum bir dizi projem de portföyümde bekliyor."Apartmana taşındık diye berberimizi de değiştirmedik ya" mottosunu kullanmış olduğum projem, komedi olmuş olsa da birçok unsuru (dram, polisiye, toplum vs.) bünyesinde taşıyor.
Kan, gözyaşı, aşk, entrika, ihanet… Olacak mı? Elbette olacak… Ama biraz başka olacak…
“O da Olur” dediğime de bakmayın… Aslında biraz  “olsa da olur, olmasa da olur”dur, biraz “hayyatta olmaz”dır… “Olur, ama nasıl olur”dur…“Olmasa da oldururuz”dur biraz da…
Takdir edersiniz ki daha fazla ayrıntı verirsem, telifime halel gelir. Umarım bir gün televizyonlarınızda seyredebilirsiniz...


06 Aralık 2013

Gezi Hikayeleri: Notasız Beste

“Başladı hayat bir çığlıkla
Sessizlikten doğan.
Çiğ taneleri düştü yüzüme
Ayaklarımdan yağan.”
Gitar sesine uyandı. Saate bile bakmadan, tek hamleyle odasından çıktı. Sabah ezanı okunmak üzereydi zahir. Ölü bir vakitti; sonlanan bir şeyler olduğu gibi, ana rahmindeki yeni gün de henüz ilk seslenişini gerçekleştirmemişti. Erkan, pencereden yüzüne vuran esintinin etkisiyle ancak açabildi gözlerini. Salonun kapısından içeriye adımı atarken gözlerini ev arkadaşı Ozan’a dikti ve kırık bir ses tonuyla o beklenen soruyu sordu:
-          Bu saatte n’apıyon oğlum?
Saat 4 buçuğu biraz geçiyordu. Bir izahat beklemekten daha tabii ne olabilirdi ki?
Ama Ozan için durum biraz farklı görünüyordu. Gitarı çalmıyordu bu kez. Aşkla, şevkle dokunuyordu tellerine enstrümanın; şeb-i arûstaydı. Ve Erkan, bu araya girişiyle; yüzyıllık bir hasretin vuslatına erdiği gün, valsi bölünmüş bir kavalyeye benzetiverdi Ozan’ı oracıkta. Ozan bir anda kolundan tutulup sahneden kenara çekilmişçesine şaşkınca baktı. Ve anlamsızca sordu:
-          Kaç ki?.. Saat?..
Erkan olmadık bir zamanda, yanlış kişiye, münasebetsiz bir soru sorduğu hissine kapıldı. Ozan, ‘saat’i aşan bir zaman dilimindeydi. Ne demek “bu saatte”?
Ozan, odasına girmeyi bile zaman kaybı saymıştı besbelli. Tişörtünün üzerine rüzgarlık niyetine giydiği kareli gömleğini çıkartmak bile zor gelmişti. İntizamsızca sıyrılmış kollar, birkaç adım sonra ayağından fırlayacak gibi duran çoraplarıyla gövdesini salona atıvermişti Ozan.
Meydanına kurulmuş gibiydi şehrin: Öylesine ait, öylesine doğal, öylesine dağınık.
Erkan, bu kez başka bir soru sorma gereği duydu:
-          Neyse, saati s..tiret de… Neyin var? “Çiğ tanesi” gibi bir şeyler duydum. Aşık mısın, hayrola?
Ozan, gözlüklerin altından bakmayı bıraktı bu kez, kafasını kaldırıp “hee,” dedi. Bu mimik şaşkınlığının geçtiğine bir işaret olsa gerek.
-          Merve’ye n’oldu, Kime vuruldun birader?
-          Yok lan, öyle bir şey değil bu.
-          Eee?..
Ozan’ın anlatacağı bir şeyler vardı kesinkes. Yine gözbebeklerini kirpiklerinin dibinde gezdirmeye başladı. Dilinin üstünde raks eden kelimeleri hizaya sokmaya çalışıyor gibiydi. Gözleri, uçuşan harfleri denetlemeye çalışıyormuşçasına sağdan sola, soldan sağa atlıyordu.
Ozan’ın duraksadığını gören Erkan, “Kahve içer misin,” dedi. “Benim de uykum açılır hem.”
-          İyi, getir bari.
Ozan da gitarıyla sevişmesine ara vermişti; ama bir yandan da ‘soğutmamaya’ çalışırcasına parmaklarıyla tempo tutmayı sürdürüyordu. Kettle’da kaynayan su fokurduyor; Ozan, sözcükler fırlamasın diye ağzını sıkıca kapatmış bir halde şarkısının devamını ‘içerde’  getiriyordu. “Mmmmm-mmmmmmm-mm…” Tabii, tempo tutmaya da devam ederek…
Şimdi tempo!..
Hızlanmaya başladı parmakları. Nakarata gelmişti anlaşılan.
Gözleri kapalı, dörtnala koşuyordu sahnelerin üzerinde… Ama ne uçmak!.. Uçuyor, desen ayakları dokunuyordu yere; zıplıyor, desen toplukları bile temas etmiyordu zemine… Kayıyor, desen en ufak bir sürtünme gözlenmiyordu…