Baba yadigârı emektar silahın namlusu, tüm soğukluğunu şakağımdan göz yuvalarına kadar hissettiriyor. Namlunun soğukluğu muydu, yoksa ölümün mü; bilemiyorum. Ürperiyorum. Hayır, hayır… Adamakıllı titriyorum… Korku değil bu, eminim. Hem neyden ve niçin korkacakmışım?
Madem öyle, şöyle havamızı bulalım. Şov must go on! Söyle bakalım Freddie. Evet, bu! Makyajımı silip, silkinmeyelim. Bu derece soğuk olmamalı bu son. I must be warmer now!
Mektup mu yazsam zavallı halimle? Olabilir, neden olmasın... Kalem neredeydi? Hah...
Ben Sırrı… Sırrı kendinden menkul bir mahluk…
1972 yılında -niye geldiğim konusunda hâlâ zerrece fikrim yok- bu yerküre üzerinde ilk kez soluk almaya başladım.
Çilekeş, derbeder, emektar, garip gibi birçok nitelemeyle ifade edilen bir çevrede büyüdüm. Fiyat etiketinin kıyafet tercihlerinden müzik zevklerine kadar belirleyici olduğu sosyoekonomik bir coğrafya. Başlıca geçim kaynakları, bilumum kayıtdışı sektörler olan bir coğrafya…
Aklınıza gelebilecek onlarca neden yüzünden sürülmüş öğretmenlerin zoraki ders verdiği öğrenciler olduk. Öğrenci miydik, kürek cezası mıydık; belli değildi doğrusu.
Her neyse işte… Bir şekilde liseye kadar bitirdik… Sonra sağda solda iş tutmaya başladık.
20 yaşına gelince devlet baba, buralarda bir evladı olduğunu hatırladı da askere aldı bizi. 18 ay yapacağız diye gittiğimiz askerlik devam ederken 15 aya da düştü ki değme keyfimize. Az biraz saz çalmayı da öğrendik orada. Sağolsun, Orhan tertip öğretti bize tellere nasıl dokunacağımızı.
Askerliği bitirdik… Sonra… Ankara’ya taşındım tek başıma. Siteler’de mobilyacılık yapmaya başladım. Bir süre sonra tırnak aralarında kimliğim oluveren mobilya boyalarıyla derme çatma sazımın tellerine dokunmaya başladım. Beste filan yapmaya çalıştım. Bana kalırsa iyiydi de kime duyuracaktım?
Gazetelerde filan denk gelmiştim değişik başarı hikayelerine. Kaleminden hayrı bir şeyi yokmuş, ünlü yazar olmuş. İki günlük azığı ve sırtında sazından başkaca yükü yokmuş da meşhur bir sanatçı oluvermiş. Tonlarca varmış böyle hikaye.
Sosyal devletinden veya cefakar ailesinden torpil bulamayan bir bahtsızdım ben de. Kaderden başka sığınacak bir limanım da yoktu açıkçası. Fırsat eşitliği diye bir mefhumla tanışma şerefine nail olamasak da bir altın gol umudumuz vardı hâlâ. Olmamalıydı belki de.
Velhasılıkelam, işi bıraktım ve tüm hatlarımla saldırmaya başladım. Kapı bilmez, yol bilmez bir naçar olarak bir yandan bestelerimi dinletebileceğim bir plakçı arıyordum, bir yandan da sahne alabileceğim bir mekan umuyordum.
Gerisi uzun hikaye… Çocuklukmuş hepsi… Daha faza teferruata girmeyelim. Sadede gelecek olursak, o başarı hikayelerinde kendime bir yer bulamadım. Ne nota biliyormuşum, ne sahnede cazibem varmış.
Gel zaman git zaman sahne almayı umduğum o barların birinde güvenlik görevlisi oldum. Ha, evlendim üstelik. Üç sene önce terk edilmiş olsam da.
Çat pat dil öğrendik, rock müzikle filan tanıştık; ama gene barın önünde bekledik… Bu Mersin denilen şehre geldik…
Elimizi tutan olmadı belki; ama şimdi o boş ellerde tabanca var şimdi…
Ah anam, gariban anam… Hep iyiliğimi istedin, ama olmadı be!
Sahi, sen niye hep iyiliğimi istedin ki sanki? Şu an’ı zorlaştıran senin bu saflığın mı acaba?
Ooofff! Yine yapamayacağım! Biri filan bulur şimdi. Yakayım şunu.
Oğlum Sırrı, ne yapıp edip kaza süsü vermen lazım gidişine. Çilekeş anana bunu yapamazsın!
* * *
Kendisiyle son kez baş başa kaldığında içinden geçirdikleri bunlardı Sırrı’nın. Bir hafta boyunca arkadaşlarına otomatik vitesli araçları kullanırken sorun yaşadığından dem vurdu. Bazen fren yerine gaza bastığını söylüyordu. Arkadaşları ona, alışırsın, diyorlardı. “Alışmak, peh!”
Kendisiyle son kez baş başa kaldığında içinden geçirdikleri bunlardı Sırrı’nın. Bir hafta boyunca arkadaşlarına otomatik vitesli araçları kullanırken sorun yaşadığından dem vurdu. Bazen fren yerine gaza bastığını söylüyordu. Arkadaşları ona, alışırsın, diyorlardı. “Alışmak, peh!”
Bir cumartesi akşamı, müşterisinin arabasını park etmek için teslim aldı. Karanlıkla kızıllığın buluştuğu hava, elim bir yangına çalıyordu. Park yerine gitti ağır ağır. Zamanının geldiğini düşünüyordu. Adımları sessiz bir iz bırakıyordu geride kalan dünyaya. Umutsuzluk, kırılganlık, arzusuzluk vaat eden geride kalan karanlığa. Yaşayamadıkları, yaşamışlıkları yanında ‘kahir ekseriyet’ unvanını kibirle taşıyor gibiydi. Yürümüyor, sürükleniyordu.
Kontağı çevirdi. Etrafta kimse olmadığından emin olduktan sonra uçuruma sıfırladı otomobili. Son bir sigara kıyağını da yapmalıydı kendine. “Sigara içmek öldürür”, ne de afili, değil mi? Ya eşitsizlik, düşkırıklığı, umutsuzluk?... Onlar da öldürmez miydi? Öldürmezdi belki; ama bu ucube türkünün sonunu beklemek istemiyordu Sırrı. Belki de haddini aşmıştı hayattan dilekleriyle. Kimseye de etmiyordu şikayet. Bu anlamsız senfoniyi acıklı bir ıslıkla sonlandırmaktı tek niyeti. Korkunç bir sonsuzluğu sondan bir önceki kez Akdeniz’e bakarak içine çekti. Denizsiz memlekette yetişenlerin çoğu gibi deniz ona korkunç bir sonsuzluk bildiriyordu. Son kez baktı tarihin kadim denizi Akdeniz’e. Savaşlar, korsanlar, nice cihangirin uğruna kanlar döktüğü bu denize mağlup bir kumandan gibi bakmıyordu. Yaşamı boyunca hiç savaşamamış, hatta hiç denizlere açılamamış bir kaptan gibi bakıyordu. Çağ, savaşamama çağıydı çünkü.
Annesi geldi aklına. “Vah!” çekmesiyle aklına günah bir fikir gelmiş gibi “tövbe tövbe” demesi bir oldu. Gazadan döndürecek bir düşünceydi bu aklındaki. Merhametti belki de. “Allah’ım, sen biliyorsun ya,” dedi ve dörtte üçünü içtiği sigarayı pencereden fırlattı. “Fazla düşünmeye lüzum yok, nasıl olsa bu ışıltı parlamaya, bu yalan dünya dönmeye devam edecek.”
Beylik laflara karnı toktu. “Hadi bakalım,” dedi ve fren yerine gaza basarak denize uçtu. İstediği gibi olmuştu.
İntihara meyilli olduğunu kimsecikler de bilmiyordu. Doğumuna anlam veremediği hayatı kaza kisvesiyle terk edebilmişti.
Uçurumdan denize doğru düşerken, Ağzından çıkan son sözler de “Show must go on!” olmuştu Sırrı’nın.
Bu tükenişine suçlu bulamamıştı: Devlet başımızda olmalıydı, ailesi cefakardı, -dindar değildi belki ama- haşa Allah’a da asilik edemezdi… Velhasıl, kimseye etmiyordu şikayet.
Sırrı, “Fren yerine gaza bastı” başlığıyla üçüncü sayfada haber oldu iki ertesi gün. Çeyreği görünen soğuk mühürden belliydi vesikalık fotoğrafının kimliğinden alındığı. Fotoğrafındaki donuk gözleri sağ tarafına doğru yöneliyordu hafifçe. Ukde taşıyordu sanki, ikinci sayfadaki magazin haberlerine bakarak…
Ve dediği gibi, şov devam ediyordu…
-SON-
