29 Nisan 2010

Ergenekon, İkinci "Malta Sürgünleri" Olayı mı? / 2. Bölüm

Yazı dizisinin ilk bölümünü sonlandırırken ikinci bölüme Damat Ferit hükümetiyle giriş yapacağımı yazmıştım. Ne var ki güncel bir gelişme, geçen sayıda işlediğimiz Tevfik Paşa hükümeti dönemine bizi geri döndürerek, bir olayı anımsamamıza neden olacak.

Tevfik Paşa hükümeti, Vahidettin tarafından azledilmeden kısa bir süre önce, 1919 Şubat’ında önemli bir atılımda bulunmuştu. İngilizlere ve “Müttefikler”e karşı işlenen suçlar konularında İngilizlerle düşündeş olan Tevfik Paşa hükümeti, “Ermenilere karşı işlenen suçlar” konusunda, sonradan, bilinçli veya yarı bilinçli olarak iyi bir noktaya parmak basmıştı. Ermeni olaylarının yargılanabilmesi için savaşa girmemiş beş yansız ülkeden ikişer yargıç istemişti. Bu ülkeler; Danimarka, İsveç, İsviçre, Hollanda, İspanya idi.

Hükümetin bu girişimi üzerine, Danimarka’ya tebliğ gitmiş; ancak İngiltere hemen bu ülkeye nota vererek, böyle bir olasılığı ortadan kaldırmıştı. İspanya ise istek gelince, zaten İngiltere’ye danışmıştı doğrudan. Hollanda’ya da aynı şekilde engel olunmuştu. İsveç ve İsviçre’den bulunulacak yargıç istemine ise İngiliz sansürcüleri henüz yazı gitmeden (İstanbul’da) engel olmuşlardı.

İşte, bugün parlamentosunda “Türkler soykırım yaptı” diyen İsveç, öncelikle İngiltere’nin neden Türklerin yansız yargıç istemesine engel olduğunu araştırmalıdır. Türklerin yargıç istediği ülkeler, Türkiye’nin etki alanında olan ülkeler değil; hepsi batılı ülkelerdi. Neden İngiltere, böylesi bir atılıma karşı çıkmış acaba? Tarihimizi batılılara biraz anlatabilseymişiz keşke… Tabii onlara anlatmamız için önce kendimizin bilmesi gerekir.

Anımsatmamızla birlikte, bu “ara konu”yu kapatarak yeniden kaldığımız yere, Damat Ferit’in birinci sadrazamlık dönemine gelelim.

* * *

Aşırı İngilizci “Enişte” Dönemi

A. Tevfik Paşa, hem tam İngilizci olmamasından, hem de yansız yargıç isteme olaylarından olacak, yargıç isteme olaydan kısa bir süre sonra görevinden alındı. Yerine ise 4 Mart 1919’da “katı İngilizci” ve “sert İttihatçı düşmanı” enişte Damat Ferit Paşa geldi. Damat Ferit göreve gelir gelmez, İngilizler kendisine 5 Mart’ta “suçlular” hakkında bir rapor / plan sundu. 5 Mart’taki İngiliz planına, Damat Ferit, 9 Mart’ta İngiliz Yüksek Komiserliğini ziyaretinde İngilizlere uygun hareket edeceğini bildirerek yanıt vermiştir. Artık İngiltere - Dersaadet arasında kusursuz bir uyumun olduğu döneme gelinmiştir. Elbette tarihimizin açısından utanç verici sahnelerdir bunlar. Komiser Vekili Amiral Webb, söz konusu Damat Ferit görüşmesini İngiltere’ye “… kendisinin ve efendisi Padişah’ın Allah’tan sonra İngiltere’ye umut bağladıkları yolundaki güvencesini yineledi.”, “Bu kimselerin (Ermeni suçluları) yakalanacaklarına ve cezalandırılacaklarına söz verdi.” sözleriyle tellemiştir. Kabine değişikliğinin “sebebi hikmeti” de yavaş yavaş belli olmaktadır.

Hiç gecikilmez; Webb - Damat Ferit görüşmesinin “ertesi günü” (10 Ocak 1919) yirmi kadar önemli kimse tutuklatılır.

Bu büyük dalgada eski sadrazam Sait Halim Paşa; eski bakan, meclis reisi, mebus Halil Bey (Menteş); eski bakan Rıfat Bey; eski içişleri nazırı (bakanı) Ali Münif Bey; Cumhuriyet döneminin de önemli isimlerinden olacak olan, eski içişleri bakanı Ali Fethi Bey (Okyar); eski bakan Şükrü Bey; eski bakan Saip İbrahim Pirzade… gibi önemli isimler “içeriye” alındı. Amiral Calthorpe listeyi 22 Mart’ta Foreign Office’e gönderirken tutuklananlardan gazeteci Ahmet Emin Bey (Yalman) ile gazeteci Celal Nuri Bey (İleri)’in serbest bırakılıp sürgüne gönderilmesini bir zayıflık olarak tanımlar. Ayrıca eski maliye bakanı Cavit Bey ile Millî Mücadeleci ve son Osmanlı Meclisinde mebus olan gazeteci Yunus Nadi ise saklanmışlardır. İngilizler, bazı kimselerin “siyasi öç” için tutuklandığını kabul etmişler; fakat çoğunun yargılanmayı (İngilizlere göre tabii) hak ettiğini söylemişlerdir.

Mustafa Kemal’in Yoldaşı da İçerde

Fethi Bey (Okyar) için bu noktada ayrı bir bölümce (paragraf) açmak gerekiyor. Fethi Bey, Mustafa Kemal önderliğinde Şişli’deki o ünlü evde toplanan millîcilerin öncülerinden birisidir. Padişahı ulusalcı bir kabine kurması ve Mustafa Kemal’i Harbiye (Savaş) Bakanı yapma konusunda etkilemek için Minber adlı bir gazete de çıkarmışlar; fakat başarılı olamamışlardır. Fazla ayrıntıya girmeyelim; Fethi Bey, Kemal Paşa’nın bağımsızlıkçı ve ulusalcı takımının önemli isimlerindendi. O kadar ki Mustafa Kemal, Ali Fethi’yi birkaç kez –karakol olan– Sansaryan Han’da ziyaret etmiştir. Samsun’a çıkmadan önce bile, Fethi Bey’in yanına gitmiştir. Fethi Bey’in de tutuklanması, ulusalcılar arasında panik yaratmıştır. Nitekim Mustafa Kemal, Fethi Bey’i ziyarete geldiğinde kendisinin de tutuklanacağını hissettiğini dile getirecektir daha sonra, anılarında. Yüksek Komiserlik, Londra’ya Ali Fethi Bey’i “İttihatçıların önde gelenlerinden” ve “Son dönemde, ‘görünüşte’ muhalefete geçti ve Hürriyeti Perveran Partisi’ni (doğrusu; Hürriyetperver Avam Fırkası) kurdu.” diyerek tanıtmıştır. İngilizler ve işbirlikçiler, İttihat ve Terakki’nin yerine açılan Teceddüt Fırkası’na katılmamış olsa da Fethi Bey’in “ulusal cephede” olduğunu biliyorlardı. Fethi Bey, İngilizler tarafından fişlendiği başka bir raporda da “Cesur” olarak tanıtılıyordu. Korkağı da İngilizlerin tutuklamasına gerek yoktu zaten. Yani asıl amacın İttihatçılığı da aştığı gerçeği açıkça görünmeye başlamış ve olağan olarak bu gelişme, bağımsızlık ve kurtuluş reçeteleri arayan Mustafa Kemal ve millîci ekibini rahatsız etmiştir.

Bugünkü tutuklamalar için bazen diyorlar ya, “birbirleriyle hiç alakası olmayan insanlar” diye; aslında emperyalistler açısından -birkaç araya sokulmuş kişi dışında- çok ilgileri var birbirleriyle. Fethullah Hoca da “Ölseler bir araya gelmeyecek kimseler ulusal cephe adı altında suni bir kitlesel dalga oluşturmaya çalışıyor,” (Yeni Aktüel, Sayı:14, 18 Ekim 2005) sözleriyle dile getirmiştir, aynı koşutlukta. Büyük olasılıkla cemaatine ve sömürgecilere olacak, muştuyu da yıllar öncesinden vermişti “ulusalcı dalgayı aşarız,”sözleriyle. Ele geçirdiği artık saklanamayacak kadar açık olan (bkz. Necip Hablemitoğlu, Köstebek) Emniyet de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlayışı olan ulusalcılığı “aşırı sağ” bir tehdit olarak tanımlayarak süreci başlatan adımları atmışlardı.

Bir bölümce de Celal Nuri Bey (İleri) ve günümüze ilişkin bir benzerlik için açalım. Celal Nuri Bey, son Osmanlı Meclis-i Mebusânı’na Gelibolu’dan vekil olarak girdi. Bağımsızlık Savaşımızın İstanbul yayın organı gibi çalışan İleri gazetesinin başyazarı idi. Elbette Millî Mücadele ile ilgili birçok önemli kişi vardı. Paragraf açmam özel bir benzerliğe dikkat çekmek için: Celal Nuri, İngilizlerce “İleri gazetesinin başyazarı. Gazete, halen Eğitim Bakanı ve İttihatçıların en amansız düşmanı olan Ali Kemal’in Saray hafiyeliğini ortaya çıkarmakla reklamını yaptı.” sözleriyle tanıtılmıştı. Damat Ferit hükümetinde Maarif Bakanı olarak yer alan ve Ermenici görüşlerinden dolayı “Artin Kemal” diye anılan Ali Kemal’in Saray içindeki tuzaklarını ortaya çıkarmıştı Celal Nuri Bey. O bağlamda düşünürsek, bugün bazı ilişkileri, gizlilikleri ortaya çıkaran Aydınlıkçıların “içeri alınmasının” hikmeti de benzer nedenlerden olabilir mi? (Not: Calthorpe’un, tutuklanmayıp sürgüne gönderilmesini “zafiyet” diye tanımladığı Celal Nuri Bey, vakti geldiğinde Malta yolcusu olacaktır.)

(Okuyucu fazla yormak istemesem de bu süreçte hemen hemen her gün önemli olduğu için ağır ilerliyoruz; yine de olabildiğince hızlıca geçmeye çalışıyorum.)

Çoğu Damat Ferit Paşa hükümeti zamanında olmak üzere; 23 Ocak’tan 20 Nisan’a kadar, İngilizler, paşasından küçük çetecisine, sadrazamından mebusuna, gazetecisinden subayına kadar 223 kişinin tutuklanmasını resmî olarak Osmanlı hükümetlerinden istemiştir. Bunların dışında İngilizlerin doğrudan tutukladığı (özellikle Kars-Batum çevresinde) kimseler de olmuştur.

Bekirağa Koğuşu artık ağzına kadar dolmak üzere, tam bir toplama kampına dönmüştür.

“Türkleri Toptan İdam Etmek Gerekir.”

Cadı avı süreci işlemeye devam ediyordu. Bu arada, Ermeni meselesiyle ilgili bir konuyu da araya sıkıştıralım. Bu bölümün başında, Ahmet Tevfik Paşa kabinesinin tarafsız yargıç istemini İngilizlerin nasıl ivedilikle bastırdığını anlatmıştık. İngiliz niyetlerini göstermek açısından Amiral Webb’in Dışişleri Bakanı Balfour’a doğrudan gönderdiği telgrafı okumakta yarar var: “Ermenilere zulmetmekten suçlu olan herkesi cezalandırabilmek için, Türkleri toptan idam etmek gerekir. O bakımdan cezalandırmanın hem son Türk imparatorluğunu parçalayarak “milleti cezalandırmak” hem de benim listemdeki gibi yüksek görevlileri “ibret için” yargılayarak kişileri cezalandırmak biçiminde olmasını öneriyorum.” (3 Nisan 1919) Webb’in gönderdiği mesaj açıktır; İngilizler bir ulusu hem sömürge yapmak hem de “tümden” cezalandırmak niyetindedir. İngilizlerin, Tevfik Paşa hükümetinin yansız yargıç isteme girişimini neden bu kadar çabuk davranarak -hatta panik yaparak- ortadan kaldırdığını anlıyoruz. İngilizler ileride de kullanacağı bu kozun ne kadar değerli olduğunun farkındadırlar. Bir ulusu tümden cezalandırma hevesi, bugün de batılı devletlerin gündeminde. Benzer olarak, bugün Türkiye’de yine o zamanki Ferit Paşa hükümetine benzer bir hükümet var mı? Halk tarafından seçilmiş bir hükümetin yaptığı uygulamalarla; işgal koşulları altında İngilizler tarafından –zorla– ataması yapılmış bir hükümetin işlediği suçları benzeştirmek biraz acı olur; ama en azından şu tartışılmayacak bir gerçektir ki batılı devletler, Cumhuriyet döneminde hiç olmadığı kadar şu anki mevcut hükümet döneminde bizi tarih önünde suçlu ilan etmektedirler. Yorumu kartları açtıkça, verileri çoğalttıkça daha net yapabileceğiz.

“Koparılması Lazım Gelen Kafalar”

“Sehpalar bu adamlara layık değildir, koparılması lazım gelen bu kafalar, kütükler üzerinde kesilip günlerce ibret taşında kalmalı.”

Bu söz, yazı dizisinin ilk bölümünde de alıntı yapılan Mütareke basının öncüsü Alemdar’ın sahibi “yandaş” Refii Cevat’ın 12 Mart 1919’daki yazısından.

Refii Cevat’ın bu yazısı, Altan kardeşler, Şamil Tayyar, Kekeç, Kütahyalı, Mümtaz’er Türköne gibi onlarca liberal, eski solcu, Fethullahçı “kalemşor” yazarın “yetmez, yetmez” çığlıklarının biraz daha abartılısı, yani “işgal sürümü” olarak da nitelendirilebilir.

İlk İdam, Millî Şehit; “İbre”t Tersine Dönüyor…

Refii Cevat, “ibret taşı”ndan söz ediyordu, ama bakalım, işler onun düşündüğü gibi mi gitmiş? 8 Nisan 1919 günü, “Âliye Divan-ı Harb-i Örfi” (Özel Sıkıyönetim Mahkemesi) tarafından ilk kez bir Türk hakkında ölüm cezası verilmişti. İstanbul’dan gelen, sancağındaki Ermenileri Suriye’ye sürme emrini uygulayan Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey, idama mahkûm olur. Bu köklü ulusa tarihin en büyük ihanetlerinden birini yapmış olan Şeyhülislam Mustafa Sabri ile Padişah, hazırda beklercesine idamı hemen onaylamışlardır. Yazgısından mıdır, tutuklandığı gün ile “İngilizlerin iyi niyet yetmez,” mesajı aynı güne gelen Kemal Bey, yine İngilizlere verilen ilk kurban olmuştur. Karardan iki gün sonra (10 Nisan) Beyazıt Meydanı’nda asılan Mehmet Kemal Bey’in infazını büyük bir kalabalık acı içinde izlemiştir. İngilizler “Kırım suçuna katılmaktan dolayı bir kimse, ilk kez layık olduğu cezaya çarptırılmıştır.” şeklinde dile getirdikleri düşünceleriyle memnunluklarını belirtmişlerdir. Mehmet Kemal, darağacının önünde “Ecnebilere yaranmak için beni asıyorlar,” sözleriyle halkı iyiden iyiye etkilemiştir.

Koparılması lazım gelen kafaların ibret taşında bekletilmesi gerektiğini söyleyen Refii Cevat’ın söylemi bir bakıma doğru çıkmıştır. Kaymakam Mehmet Kemal’in cenazesi millîciler için değil; ama İngilizci, Hürriyet İtilafçı, Mütarekeci, Saraycı kesimler için ibret olmuştur. Öğrenciler arasında önemli bir cephe olan Tıbbiyeliler “Türklerin büyük şehidi Kemal Bey” yazılı bir çelenkle geldiler Kadıköy’deki cenazeye. Evlerden, sokaklardan ağıtlar duyulmakta; cenaze alayı gittikçe büyümektedir. İmam sorar, merhumu nasıl bilirdiniz, diye; cemaat hep bir ağızdan, “Büyük vatanperverdir, iyi biliriz,” der. İngiliz işbirlikçilerinin böylesine büyük bir ulusu toplama kamplarında öldüremeyeceklerini anlamaları açısından, Mehmet Kemal Bey’in musalla taşı, o kimselere “ibret taşı” olmuştur. Ama görmek isteyene tabii; çünkü İngilizlerin Mehmet Kemal Bey’in cenazesindeki görevli casusu İTC’nin bu töreni özellikle düzenlediğini belirtmiş, ulusun özünden çıkan bir tepki olduğunu kabullenmemiştir. İngiliz Dışişleri, gelen raporlar üzerine “İttihat ve Terakki bu idamı kendisine sermaye yaptı”, saptamasını yaptıktan sonra sürgün düşüncesini resmî olarak not alır: “Tutuklu suçluları Türkiye dışına sürmek, lehimize olabilir. (…) Sadrazam, cezalandırmaktan pek fazla korkmuşsa suçluları bize teslim etmekten memnun olabilir.” Ayrıca –aşağıda göreceğiniz– 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa birkaç gün önce Malta’ya sürülmüş; fakat milletten ses çıkmamıştır. Mehmet Kemal Bey’in idamı ise, toplumu ayağa kaldırmıştır. Bu gerçeklik de sürgün düşüncesini olgunlaştırmış olabilir. Ayrıca İngilizlerin yazdıklarına bakılırsa, Sadrazam Damat Ferit’i de büyük olasılıkla (padişahı gibi) “devrilme ve can korkusu” almıştır. Başkalarının istenciyle tahta oturanların ortak sonucu sanırım bu…

İlk ve “Yalnız” Malta Sürgünü

Eski 6. Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa, Malta adasına ilk sürülen kişidir. Ali İhsan Paşa, ilk toplu sürgün kafilesinden yaklaşık 2 ay önce Malta’ya gitmiştir. Ayrıca Mondros’la birlikte ilk tutuklanan ordu komutanıdır.

Kafilelerden bile önce Malta’ya sürülen Ali İhsan Paşa’nın suçu neydi: Paşa, ordusunun yenilmemiş olmasından dolayı teslim olmasının söz konusunu olamayacağını savunur. Musul vilayetini boşaltmayı da kabul etmediğini söyler anılarında. Irak İngiliz Ordu Komutanı General Marshall ile sert yazışmaları da olur Paşa’nın. Anılarında Musul’u İstanbul’un isteği üzerine boşalttığını belirten Ali İhsan Paşa, askeri Nusaybin’e çeker.

Gerçi Mustafa Kemal, konuyu Nutuk’ta şöyle açıklamaktadır: “General Marshall'ın, 'Yarın öğleye kadar Musul'u terk ediniz, aksi halde savaş esirisiniz’ emrini aldığı zaman, o büyüklük taslayan paşa hazretleri Sincar Çölü'nü geçerek Nusaybin'e gitmek için General Marshall'dan resmi bir yazı ile kendisini korumak için iki zırhlı otomobil istedi ve bunların himayesinde Aşir Bey'le beni Musul'da bırakarak Nusaybin'e gitti. Aşiretler üzerinde hükümetin otoritesini kırdı ve bu hali görenlerin vicdanı sızladı.” Yani Gâzi, Ali İhsan Paşa ile aynı şekilde düşünmemektedir.

Ali İhsan Paşa “oyun”u sezdiğini, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurdurulacağını anladığını anlatmıştır. Ali İhsan Paşa, bunun üzerine anılarında da söz edeceği üzere, İstanbul hükümetinin acizlik içinde bulunduğunu ve onlardan bir destek beklemenin gereksiz olduğunu düşünmüştür. Aynı Ali İhsan Paşa’nın İstanbul’un isteği üzerine Musul’dan çekilmesi de düşündürücü.

İstanbul’un isteği üzerine Musul’u boşaltan Ali İhsan Paşa, aynı İstanbul’un diğer isteklerine karşı gelmiştir. Olasılık şu ki Ali İhsan Paşa, Ermeni devleti olasılığını geç görmüştür.

İngilizlerin isteği üzerine Tevfik Paşa hükümeti tarafından 9 Şubat’ta (1919) İstanbul’a çağrılan Ali İhsan Paşa, halkı kışkırtmaya çalışan İngiliz Ordusundan Yarbay Kelling’i birkaç günlüğüne tutuklatmış olduğundan ve İngilizlerin emirlerine uymadığından İngilizlerin kendisini tutuklayabileceğini –Paşa, tutuklamaların, direnişi geciktirmek için olabileceğini söylüyor– 12 Şubat’ta İstanbul’a yazmıştır. Anlaşılan odur ki Ali İhsan Paşa, hükümetine olan güvenini yitirmemiştir; çünkü 21 Şubat günü hükümetinin isteği üzerine yola çıkan A. İhsan Paşa, kendisinin 1/2 Mart gecesi Haydarpaşa Garı’nda İngilizler tarafından tutuklanmasını “…gafletten ayıldık ve esrar perdesi kalktı,” diye yorumlamıştır. Elinde 500 asker olan Ali İhsan Paşa, birkaç İngiliz polis ve askerine teslim olmuştur. Demek, hâlâ hükümetlerine ve Harbiye’ye güvenmekteler ki, onları “gaflet” uykusundan ancak İngiliz polis ve askerleri uyandırabilmişlerdir. Bu, Ali İhsan Paşa’nın İstanbul’un acizliğini anlamak, Ermeni planlarını sezmekle birlikte üçüncü geç uyanışı sayılabilir.

Ali İhsan Paşa, tutuklanmasından sonra bir aya yakın bir süre Arapyan Han adlı bir binada hapsedilmiştir. Ve 29 Mart 1919’da emir onbaşısı İ. Ahmet ile birlikte Malta’nın ilk yolcusu olacaktır “2667 Ali İhsan Paşa”. Yani o ünlü “Malta Sürgünleri”nin öncül seferinin üzerinden tam 91 yıl geçmiş.

Ali İhsan Paşa’nın diğer tutuklulardan ayrı ve acele olarak sürülmesinin nedeni, İngilizlerin Doğu ve Güneydoğu bölgelerimize ilişkin planlarını uygulamasına karşı herhangi bir direniş olmaması için önlem alması olarak yorumlanabilir.

E. Org. Hurşit Tolon’un Youtube gibi paylaşım sitelerinde yer alan 31 Ocak 2006 tarihinde yaptığı konuşmayı dinleyiniz. Farklı zamanlarda ve sürekli “Sevr’i taksit taksit yeniden getiriyorlar”, ABD’ye “Sınır içinde operasyon yapılabilirmiş! Senden izin talep eden mi var?” diyebilen, “Siyasi sınırların değişmesi için resmen uğraşan ABD bu projeyle oluşturulmak istenen haritayı dünyaya açıkladı. Hayallerindeki haritayı onlar ‘özgür Kürdistan’ bense ‘özgür Barzanistan' olarak görüyorum.” diyen Hurşit Tolon’un kimlerce gözaltına alınmak isteyebileceğini de bu yolla daha net anlayabilirsiniz. Yani Tolon bugünlerde “Yeni Osmanlı” olarak sunulan BOP’un yer aldığı “oyun”u sezmiştir; fark şu ki elinde bir ordu olmasa da etki alanı güçlü ve Ali İhsan Paşa gibi son anda değil, önceden sezmiştir. Ayrıca Tolon’un “çuval” olayında ABD’yle restleşmesi olayını da çoğunuz biliyorsunuzdur. Tolon bunların yanında kasaba kasaba, konferans konferans gezen çalışkan ve örgütçü bir ulusalcı idi. Tolon ve Şener Eruyur gibiler ile bazı “emeklilerin” emekliliklerini en pahalı arabalarla, rahat içinde geçirmesi arasındaki farkı da anlamak zor olmuyor.

Büyük İttihatçıların Yargılanması Başlıyor!

Ali İhsan Paşa, Malta’da yalnızlık içindeyken, 28 Nisan 1919 günü, Sait Halim Paşa, Ali Münif Bey, Ziya Gökalp, Şükrü Bey gibi önde gelen İttihatçıların dosyalarına başlanır. Mahkeme Başkanı Nazım Paşa, işi savsaklamaya başlar; çünkü bu yargılanma hukuksal bir yargılanma değildir. Neyle suçlanabilirlerdi? Deliller yetersizdir. Mehmet Kemal Bey için ülke ayağa kalkmışken, bu önemli kişilerin delilsiz, sırf yalancı Ermeni tanıkların sözlerine göre asılması olanaklı mıydı? Bunları gören Nazım Paşa, işi ağırdan almaya başlar. Bugün de Ergenekon’da “çok ama yok” delillerle bitirilmemek üzere bir yargılanma yapılıyor gibi görünmektedir. Ayrıca İngilizler de sanıkların “kırım” suçuyla yargılanabileceklerini dile getirirler yazışmalarında.

ABD, 2008 “İnsan Hakları Raporu”nda anımsarsanız, Ergenekon davası için “bulanık” demişti. 1900’lerin başında o dönemin ABD’si olan İngiltere’nin Dışişleri görevlisi Edmonds’ın ilk yargılama için yorumu ne oldu dersiniz: “Bu mahkeme pek ilginç değil, üstelik karışık.” İngilizler kendi güdümlerinde olan bir mahkeme için bile böyle bir yorum yapıyorlar; çünkü insanları toplama anlayışıyla, toplama tanıkların savlarına dayanarak bir yargılama yapılamaz, ancak Ergenekon’da ve konumuz olan yargılamalarda da oldu gibi, insanları “cadı avı yöntemleriyle” toplayabilirsiniz... Tabii o dönemde sahte bile olsa delil bulunamıyordu; bu dönemde yandaş ve “dönemsel” birtakım medyanın hazırladığı ses kayıtlarıyla, sahte belgelerle, yalan haberlerle kamuoyu oluşturulabiliyor. Yani en azından bilinçli olmayan halkın zihni ele geçirilmese bile bulanıklaştırılıyor.

Soner Yalçın’ın “Tarihçiler Bu Gerçeği Biliyor mu?” Başlıklı Yazısı Hakkında

Birçok tarih kitabının Ziya Gökalp’in 17 Mayıs 1919’da Mahkeme’de söylediğini yazdığı “Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Ermeni kırımı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması vardır. Bize arkadan vurdular, biz de vurduk.” sözlerinin aslında söylenmediğini yazdı Soner Yalçın. (http://www.odatv.com/n.php?n=tarihciler-bu-gercegi-biliyor-mu-0304101200) Bunun üzerine göz attığım kitaplardan anladığım kadarıyla, gerçekten de bu ünlü sözün sağlam bir kaynağı yok. Ancak, Ziya Gökalp mahkemede değilse de başka bir suretle bu sözü söylemiş olabilir; çünkü bilinen kadarıyla İzmir’in de işgal edilmesi nedeniyle o günlerde yargılanma işinin çok zor olduğu anlaşılmış ve sürgün işi iyice gündeme gelmiştir. Gökalp’in dile getirdiği söylenen bu sözlerin de ortamı ateşlediği yazılır. Soner Yalçın’a bu ünlü sözün kaynağını ortaya çıkardığı için de teşekkür ederim.

Bir sonraki bölümde, şimdiye kadar, hemen hemen hazırlanışını anlattığımız “Malta Sürgünleri” konusunun “sürgün” kısmına geleceğiz. Ayrıca ilerleyen bölüm veya bölümlerde, konuyu olaylarla birlikte geniş açıdan da işlemeye çalışacağız.

Düzeltme: Yazı dizisinin ilk bölümünde İsmet Bey’i (İnönü) “İsmet Paşa” olarak yazmışım. Hâlbuki o yıllarda İsmet İnönü, henüz “Paşa” değil, miralaydır (albay). Düzeltme için Türker Yazıcı’ya teşekkür ederim.

Düzeltme: İlk bölümde “bizim Ergenekon” diye bir söz kullanmışım. Burada “bizim” dememin nedeni, dönemsel olarak Ergenekon - Malta olayları arasında Ergenekon’un bizim dönemimize ait olmasıdır. Burada bizim yerine “dönemimizin” gibi bir ifade daha doğru olacaktı. Uyarı için Doç. Dr. Firdevs Gümüşoğlu Hocamıza teşekkür ederim.

Not: Yazı dizisinde doğrudan yapılan tüm alıntılardaki vurgular (koyu harfle yazma gibi) bana aittir.

Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com

[Bu yazı, Politika Dergisi Sayı 21’de yer almıştır. Tüm fazladan özellikleri ile özgün sayıyı indirmenizi salık veririz. Sayı 21’i indirmek için buraya tıklayınız. ]

24 Nisan 2010

P—Tiyatro: Ankara DT Oyunları

> Emrah ÖZDEMİR

Zamanım yettiğince tiyatroya gitmeye çalışan sıradan bir izleyiciyimdir. Yıl boyunca beğendiğim oyunları sizlere buradan tanıtmak istedim; fakat çoğu kez zamanım yetmedi. 2009-10 tiyatro mevsimi bitmeden gittiğim ve gitmenizi salık verdiğim oyunları sizlere kısaca tanıtmaya çalışacağım.

> AÇ SINIFIN LANETİ

Geçen yıl izleme fırsatı bulduğum Sam Shepard’ın “Curse of the Starving Class” (1978) adlı oyunundan Pınar Kür tarafından Türkçeye çevrilen Aç Sınıfın Laneti; bankalar, krediler, borçlar içinde yok olan bir ailenin gerçekliğini, trajedisini bizlere sunuyor. Sahne başarımı oldukça iyi olan oyunun yönetmeni Cem Emüler.

> GİZLER ÇARŞISI

İlginç ve daha çok eski dünyaya ait imge, simge ve çağrışımların kullanıldığı oyunu buradan anlatmam biraz zor gibi görünüyor. Turgay Nar’ın yazıp Laçin Ceylan’ın yönettiği oyunun konusu insanın kendine yabancılaşması.

> ISLIKÇI

Çetin Altan’ın 34 yıl önce yazdığı, Yunus Emre Bozdoğan’ın yönettiği “Islıkçı”; insanı köle, ticari araç, makine olarak kabul eden modern-kapitalist düzene mizahi bir eleştiri getiriyor. Ayrıca, Islıkçı’da bir “Vatan Haini”ni, bir “Ergenekoncu”yu, bir “Gominist”i görebilirsiniz…

> KAHRAMANLAR ÖLDÜ MÜ?

“Karanlıklar içinde bir kibritseniz etrafı aydınlatmak için kendinizi yakar mıydınız?” sloganıyla çıkan oyunda medya, iş dünyası, siyasetin namusluları bile ne hale getirebildiği işlenirken; eğer Nâzım gibi, Taner Kışlalı gibi, Mumcu gibi namuslu ve yürekli olmaya çalışıyorsanız, azalmaya başlasanız bile tükenmediğinizi hissedebilir; bu dünyada neden böylesi bir kavga verdiğinizi daha iyi anlayabilirsiniz. Oyunun yazarı Refik Erduran; yönetmeni ise Tansu Aytar.

> KERBELA

Asıl; şiddetle, önemle, heyecanla izlemenizi salık vereceğim oyunu en sona sakladım: Kerbela.

Bu oyunda, sahne olanaklarının neredeyse sonuna kadar kullanıldığını görecek; oyunculuklara, semahlara ve orkestraya (hem THM hem klasik) hayranlığınızı gizleyemeyeceksiniz.

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, özellikle Muaviye - Hz. Ali çekişmesinin tarihsel arka planındaki İslam’ı istismar etmenin, ırkçılığın, hoşgörüsüzlüğün, saltanatçılığın nerelerden kaynaklandığını görebileceksiniz. Bugün din perdesi altında bütün fenalıkları yapanların hangi gelenekten geldikleri ve nerelerden beslendiklerini daha net anlayacaksınız.

Ve tüm bunlara karşı; Hz. Hüseyin’in ne adına direniş gösterdiğini ve birçok Yezitçinin aslında nasıl çıkar bağımlısı ve korku yüzünden Hüseyin’e kıydıklarını göreceksiniz…

Yüzyıllar önceki bu olayların günümüzdeki yansımalarını bulmak da size düşüyor. Ali Berktay’ın yazdığı başarılı oyunu, Ayşe Emel Mesci yönetiyor.

Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com

[Bu yazı, Politika Dergisi Sayı 21’de yer almıştır. Tüm fazladan özellikleri ile özgün sayıyı indirmenizi salık veririz. Sayı 21’i indirmek için buraya tıklayınız. ]

21 Nisan 2010

Ne İlksin Ne de Son...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “başkanlık sistemine geçiş” konusuyla ilgili yaptığı konuşma gündemi değiştirdi. Hâlbuki öteden beri böyle bir sistemi istediğini herkes biliyor. Sadece o mu? Turgut Özal, Süleyman Demirel… Hepsi de istemişti.

Bugünlerde çok ağır hasta olduğu söylenen Gülen’in 2005’te söylediklerine de bakalım:

“… büyük bir Türkiye için başkanlık sistemine ihtiyaç var ve bunun zamanı çoktan gelmiştir.” (Mehmet GÜNDEM; Fethullah Gülen’le 11 Gün, S: 76)

Büyük bir Türkiye”den kasıt; (1) Küçük Amerika mı, (2) Büyük Ortadoğu Projesi mi, (3) Yeni Osmanlı mı?

Başkanlık sistemine geçişin zaten partileşmenin bile önder kişinin adına özgülendiği Türkiye’de nasıl bir “tek adam”lık ve “güçler aynılığı”nı getireceğini öngörmek zor olmaz.

Uzlaşı kültürünün yerleşmesi adına, cumhurbaşkanlığı sisteminin daha yararlı olacağı düşüncesindeyim; her ne kadar henüz bunu başaramamış olsak da.

Türkiye Cumhuriyeti, 27 Mayıs 1960’a kadar -Atatürk dönemi zaten devrimler dönemi- “tek adam” düzeniyle yönetilmiştir. 1961 Anayasası’nın kazanımlarından olan ve günümüzde oldukça törpülenmiş olan geçerli sistemi olabildiğince antidemokratik hâle getirmenin anlamını biz çok iyi biliyoruz.

Kurumsallaşmış ve Cumhuriyet’in sağlam temellerine ayak basmış bir demokrasi ile “tek adam”ın el işaretine bağlı bir demokrasinin farkı vardır muhakkak. Şöyle ki: Fransız Mareşal Lyautey, sömürgeleri olan Annam’ın (Çinhindi’nde) kralı için şunu söylemiştir: “… serçe parmağının bir işaretinin kesin buyruk sayıldığı büyük bir sosyal kuvvettir. Mademki bu sosyal kuvvetin ipleri elimizde, onu kullanalım ve bu kuvveti zayıflatmayalım!” Göründüğü gibi, eğer yönetici “onlardansa” tek adamlık, sömürgeci anlayışın işine gelir. Okyanus ötesi güçlerin bazı riskleri bulunsa da böylesi güçlü bir yapıyı isteyecekleri ortadadır. Riski ise “işin şirazesinden çıkıp” ABD’nin de işine gelmeyecek (İran gibi) bir noktaya ulaşması ki Türk siyasal yaşamını incelediğimizde tarihin o düzleme doğru kayması çok olağan görünmemektedir.

(Tarihsel açıdan) İttihatçılık, Jöntürk hareketi ve son olarak Cumhuriyet’le birlikte çıktığımız aydınlanmacı yolculuğumuz; (toplumsal açıdan) siyasal geçmişimiz ve sosyokültürel yapımız ve (kurumsal açıdan) belki de en önemlisi hâlâ güçlü Kemalist / Cumhuriyetçi direncin varlığı göz önüne alınırsa -bu apolitik hatta antipolitik ortamdaki Cumhuriyet Mitinglerini anımsayın-bizde İran’daki “Şia İslamı”nın siyasi karakteri gibi bir kurumsallaşmanın olmadığını ve olamayacağını görmek zor olmaz. Uzun bir makale konusu olsa da kısaca geçmekte yarar var: (1) Atatürk İran ve Afganistan gibi ıslahatçı, saray reformcusu değil; halk devrimcisi olmuş ve devrimlerini Cumhuriyet Halk Fırkası’na yani tabana dayandırmıştır. (2) Türk aydınlanmasının tarihsel arka planının da ilerlemeci görüntüsü ortadadır. (3) Türkiye İslamcılığı, siyasi derinlikten ve ideolojiden daha çok “yer elde etme”, “ortak olma”, “hurafecilik”, çoğu kez “emperyalist emellere alet olma”, “günübirlik tepki” gibi olgulara dayanmaktadır; bizde Anadolu hümanizması denilen Mevlana, Yunus Emre, Hacıbektaş Veli tarzı hoşgörülü ve halkçı Müslümanlık, toplumun kabul ettiği şekildir. Türk siyasal yaşamından Ali Şeriati değil, Fethullah Gülen çıkmıştır. Bunları iyi incelemek ve doğru okumak gerekir.

Sözün özü; bu biçimdeki atılımlarla Türk aydınlanmasının ibresini tamamen geriye atmaya çalışanlar varsa, yanılmaktadırlar. Evet, toplumun çoğunu apolitik, duyarsız bırakabilirler; fakat ne anayasa yapmaya, ne gerçek anlamda bir “kuruculuğa” düşünsel ve tarihsel sığaları yeter. Belki olanı bozmaya güçleri yetebilir… Tayyip Erdoğan, karşıdevrimci hamleler konusunda ne ilktir ne de son olacaktır; ancak amaçlarına tam anlamıyla ulaşamayacaktır.

Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com

http://www.politikadergisi.com/makale/ne-ilksin-ne-de-son

İtalyan TV Kanalı 1966’da Ne Demişti?


1966 yılı Kasımının 26. günü…

İtalya ulusal TV kanalı olan Canale Nazionale “Salahaddin’in Varisleri: Kürtler Arasında Bir Gezi” adında bir televizyon filmi yayımlıyor.


Filmde; Kürtlere karşı en sert katliamların Atatürk zamanında yapıldığından, Kürtlerin yoksulluk içinde bırakıldığından vs. bahsediliyor. Film Kürtler ile ilgili; ama sürekli Türkiye’ye yükleniliyor.


Bunu söyleyen çok ama…


1966 yılında Mesut Barzani’nin babası olan Mustafa Barzani’nin hareketiyle ilgili şu söyleniyor:
Barzani Kürt gazeteleri, okulları, üniversiteleri istiyor; sadece Kürtlerden oluşan bir ordu istiyor; Kürdistan için idari özerklik istiyor; Kürtlerin parlamentoda ve hükümette temsil edilmesini istiyor. Bölgesel özerlik, Kürt ordusu ve diğer ödünler, bütün Kürtlerin bir tek bağımsız cumhuriyet altında birleştirilmelerine giden ilk adım olacaktır.


Film Kürtlerle ilgili; ama Suriye, İran, Irak atlanıp Türkiye’ye vurgu yapılıyor sürekli. Türkiye’ye vurgu yapılır; ama çözüm de Irak’ta çıkıyor. Garip…


İtalyanlardan Kürtçülere destek verilmesi beklenir… Çünkü Kürtlerin içinde 18 yıl yaşamış, 1787 yılında ilk Kürtçe sözlük ve gramer kitabını yazıp yayımlamış olan misyoner papaz Maurizio Garzoni İtalyan’dı. Çünkü Duce’nin İtalyası 1935’de ayaklanmak isteyen birçok Kürt ağasına destek vermiş ve Atatürk’e suikast düşüncesine destek vermiştir. Öcalan olayını da zaten anımsarsınız. İtalya’nın emperyal hedefleri için birtakım toplulukları desteklemesi kendi içinde tutarlı sayılabilir.


Bölücülerin büyük güçlerden beslenmek adına, onların piyonu olmayı kabul etmesi de anlaşılabilir.


Ne var ki…


Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kadar net bir tabloyu görmeyip;


Özal dönemimde Barzanileri beslemesi ve koruması,


Bir “ara dönem”den sonra yine Barzanileri beslemesi,


En son olarak da kurulması “savaş nedeni sayılan” “Barzani Kürdistanı”na ABD’nin istekleri doğrultusunda evet demesi olağan mı? (Abdullah Gül-Powell gizli anlaşmasını bilmeyen kalmadı…)


AKP’nin açılım ürünü olan TRT 6’da 20 Mayıs 2009’da Molla Mustafa Barzani için özel bir program yapılıp, “Ölümsüz Mustafa Barzani” adlı belgesel bile yayımlandı.


İtalya’nın destek vermesi normal de İtalya’nın daha 1966’da anladığına ve anlattığına bizim göz yummadan öte, aynı koşutlukta hareket etmemiz anlaşılır değil.


Tabii “emperyalistlerle kol kola” “emperyalist Türkiye’ye” (!) karşı “bağımsızlık” savaşımı verdiğini savlayan Kürt arkadaşların söylemleri de çok anlaşılır değil… Yani sorun hep “içimizde”; Kürtleri yok sayıp ABD’den bu konuyla ilgili pazarlık yapan arkadaşların da içimizde olduğu gibi.


Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com



http://www.odatv.com/n.php?n=italyan-kanali-1966da-ne-demisti-0804101200


http://www.politikadergisi.com/makale/italyan-tv-kanali-1966%E2%80%99da-ne-demisti

Kenan Evren’i Cennete Yollayandan Darbe Karşıtı Olur mu?

Biliyorsunuz, dün öğle saatlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi ekibi, Anayasa değişiklik paketini (hapını) Meclis’e sundu.
Bugün paketin içeriğine “teknik veya başka biçimde” girmeyeceğim, komplo teorileri üretmeyeceğim. Bugün yalnızca geçmişten birkaç şey söyleyeceğim, kimi “siyasi üçkâğıtçılara”.
AKP demokratmış da… Hocaefendi’nin cemaati Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacakmış da… Bunlar darbe karşıtıymış da… 12 Eylül anayasasını değiştireceklermiş de… Biz sizin cemaziyelevvelinizi biliriz.

Demek öyle!
(…) Evren Paşa, demokrasinin kesintiye uğraması ve daha pek çok açıdan tenkit edilirdi. Ama seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki -doğrusunu Allah bilir- hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir…” (Mehmet Gündem; Fethullah Gülen’le 11 Gün, Alfa Yayınevi, Mart 2005)
Darbe karşıtlarıymış, demokratlarmış; siz kimi kandırıyorsunuz?
“Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te'min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk'ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.
Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin...” (Son Karakol, Sızıntı dergisi, 01.10.1980)
Daha önce söylediğim gibi, dincilik ve etnik milliyetçilik 12 Eylül’ün öz çocuklarıdır. 12 Eylül Anayasasını değiştireceklermiş. Yeni oluşan ortamda, gericiliğinizi ve Amerikancılığınızı ilerletmek isteğiniz ve anayasanızın estetik birtakım operasyonlara gereksinim duymuş olmasından dolayı yapmaya çalıştığınız bu değişikliği, belki cahillere yedirebilirsiniz. Ne var ki aklı başında, Atatürkçü, ilerici, yurtsever kesimler bu oyuna gelmeyecektir.
17 yaşındaki Erdal Eren’in idam edilmesinin, 650 bin kişinin gözaltına alınmasının, 50 kişinin darağacına gitmesinin, 171 kişinin işkenceden ölmesinin, onlarca kuşkulu ölümün, 30 bin (çoğu nitelikli) kişinin işsiz kalmasının, 14 bin kişinin yurttaşlıktan çıkarılmasının, 30 bin kişinin yurtdışına kaçmasının, baskıların, hapislerin, PKK’nın ortaya çıkmasının vs. sorumlusu Kenan Evren’i cennete sokuyor Fethullah Hoca! Siyasi sonuçları yazmaya bile gerek yok. İşte böylesi gözleri kararan Gülen, onun gazetesi Zaman, televizyonu STV, mürit örgütü AKP, 12 Eylül’e karşıymış da en çok zararı görenlerden CHP darbeciymiş.
Sızıntı dergisinin 1 Ekim 1980 tarihindeki başyazısında söylediği gibi “köklü bir hareket” gerekliydi; doğru söylüyor Gülen. Peki ne için gerekliydi? Evren  arkadaşımın daha önce yazdığı gibi "sendikaların kapatılması, 24 Ocak Kararlarının uygulanması, ücretlerin dondurulması, işçi sınıfının taleplerinin bastırılmasını ancak faşist bir diktatörlük sağlayabilirdi. 12 Eylül günü faşist cunta, 24 Ocak kararlarının uygulanmasını sağlamak amacıyla” bu köklü hareket gerekliydi. Yani ABD'nin dayatmalarını uygulamak için... Fethullah Gülen’in hangi yanda olduğu çok net değil mi?
Bugün yandaşlarınızla toplumu kandırabilirsiniz; ama tarih istediğiniz gibi ortaya çıkmayacak, çıkmamalıdır.

Ergenekon, İkinci “Malta Sürgünleri” Olayı mı? (1)


Geçtiğimiz günlerde, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz BaykalMalta sürgünleri yeniden Türkiye’nin gündemine geliyor. Türkiye’yi kendi amaçlarına hizmet eder noktaya sürükleyebilmek için, uydurma suçlamalar, dolayısıyla hesap sorabilmek için, yargılayacağız diye geçmişte İstanbul’u işgal eden yabancı gücün girişimiyle bu memleketin evlatları toplanmış Malta’ya sürgüne gönderilmiştir. En ağır suçlamalar ortaya atılmıştı. Daha sonra yargılamalardan hiçbir şey ortaya çıkmadı. Hepsi şerefli vatansever insanlar olarak topluma döndüler. Şimdi Türkiye tekrar böyle bir tabloya doğru sürüklenmek isteniyor. Bu manzara başka türlü izah edilemez. diyerek “Ergenekon süreci”ni “Malta sürgünleri” olayına bağlayan (takip ettiğim kadarıyla) ilk siyasi lider olmuştur.


Siteden (politikadergisi.com) yaptığım giriş yazısında da belirttiğim üzere; konuyu daha önceden ele almayı düşünmekle birlikte, Baykal’ın grup konuşmasından sonra bu yazı dizisine başlamak da hem yazıya güncellik kazandırmış olacak, hem de gündemi anlamak adına yararlı olacaktır.



“Malta sürgünleri” olayı, aslında, İstiklal Savaşımız ve Cumhuriyet tarihimizin en önemli olayları arasındadır. İlginçtir ki böyle olmasına rağmen, ne sözlü anlatımlarda, ne ders kitaplarında ne de tarihçilerin çoğunluğu tarafından gereken ilgiyi görmemiştir. Hâlbuki Malta konusu, yalnızca tarih meraklılarının değil, tüm yurttaşların en azından genel bilgi olarak bilmesi gereken bir konudur. Bu konunun Devrim Tarihi derslerinde çok ayrıntıya kaçmadan, fakat önemli çizgilerinin vurgulanarak işlenmesi gerekmektedir. Ayrıca, konuyu duymuş olanların birçoğu da yanlış bilgiler / duyumlar taşımaktadırlar.


Konuya giriş yazımda da belirttiğim gibi, konuyu enine boyuna değil, ama konumuzla ilgili “öz”ünü yitirmeden doğru bir biçimde sizlere sunmaya çalışacağım.



Tarihteki ve günümüzdeki iki olayı ele aldığımız bu yazı, tarih yazısı değildir. Bazı önemli noktaları; benzerlik ve ayrılıkları ele almaya çalışacağız. Hatta bazen konunun dışında hafif gezintiler bile yapabiliriz. Bu bir “tekerrür mü, değil mi; tekerrürse ne kadar?” yazısı olarak nitelendirilebilir.



Ele aldığım bu konuda en sık yararlandığım kaynağın yazarı, ehil bir tarihçi ve diplomat Bilâl Niyazi Şimşir’e de hem kendi adıma, hem ulus, hem de bilim adına teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim. Lafazan, yalancı “tarih tahrifçileri”nin bolca olduğu ülkemizde, Şimşir gibi önemli yazarların bulunması da bizim için şanstır, diyebilirim.



* * *



30 Ekim 1918’de I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Osmanlı adına, Bahriye Nâzırı Rauf Bey (Orbay) bir “ateşkes” antlaşması imzalamıştı: Mondros Ateşkes Antlaşması.



Antlaşma, çoğumuzun bildiği birtakım ağır maddeler de içeriyordu; fakat bugün oradan oraya gidip protokollere (kim için imzalandığını daha önce söylemiştik) imza atan Dışişlerimiz gibi Rauf Bey de iyimser duygu ve düşünceler içindedir:



Evet, yaptığımız mütareke umudumuzun üstündedir. Devletin istiklâli, saltanatın hukuku, milletin onuru tümüyle kurtarılmıştır.” (Yeni Gün; 2 Kasım 1918)



Gerçi aynı Rauf Bey, işgaller başladıktan sonra; “Mütarekenin mürekkebi henüz kurumadan Fransız, İtalyan ve İngilizler, İstanbul’da bir sömürge havası yaratmaktan geri kalmadılar.” diyerek dert de yanmıştır.



Daha sonra Mustafa Kemal’in hareketinin önemli isimlerinden olan Rauf Bey de günü geldiğinde “cadı avı”nın kurbanı olacaktır, 2776 Rauf Bey olarak. (2776 gibi kodlar, sürgüne gider kişilere İngilizlerce verilen sürgün numarasıdır.)



Neyse, Mondros ve Rauf Bey faslını kısa tutalım; asıl konumuz başka.



* * *



Suçlamalar Neydi?



Birtakım İttihatçılar ve komutanlar fişlenmeye başlanmışlardı. İngilizlerden de yavaş yavaş istekler yapılmaya başlanacaktır. Toplum nezdinde etkisi olan, gücü olan insanlar suçlanmaya başlanacaktır. Suçlamalar üç başlıkta toplanıyordu: 1) Mondros’un hükümlerine karşı gelmek / hükümleri uygulamamak, 2) İngiliz tutsaklara kötü davranmak, 3) Ermenilere karşı “kırım” yapmak (sonradan uydurulan suçtur bu da).



1919’a girildiğinde artık kılıçlar çekilmeye başlamıştır. İngilizlerin gözünde İttihatçılar, direniş gösterebilecek örgüt olarak görünmektedir. Tutuklamalar, zaten Ermeni devletinin (soykırım bahane) kurulmasına engel olabilecek ve Anadolu’da direnişi örgütleyebilecek önemli kişileri durdurmak veya İngilizleri geçmişte kızdırmış olan birtakım asker / siyasetçilerden öç alınması anlamına geliyordu, gerçek anlamda. Amiral Calthorpe’un yazdıklarından çıkan birinci amaç şudur: “… Ermenilere saygı gösterilecek, Mütarekenin uygulanması kolaylaşacaktır. İkinci olarak: “… bu yeni eylem, Türklere yenilmiş olduklarını en iyi biçimde anlatacaktır.” diyerek gözdağı vermiş olduğunu gösteriyor ve sonra ekliyor: “…yoksa, cezalandırılması gereken herkesi yakalamak büyük iştir.” Bu noktada akla Montesquieu’nun “Bir kişiye yapılan haksızlık, topluma verilen bir gözdağıdır.” sözü geliyor. Günümüze baktığımızda da yine bir şeyler anlatmaya çalışanlar mı var, demekten kendimizi alamıyoruz.



Tutuklamalardan önce İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’un 2 Ocak 1919’da Londra’ya çektiği telgrafa bakarak, tutuklamaların hangi mantıkta yürüyeceğini anlayabiliriz:



“… Kendileri aleyhinde delil bulunduğu sanılan kimselerin hemen yakalanıp Müttefik askeri makamlarına teslimini isteme yetkisinin bana verilmesi, en etkin çare olacaktır, kanısındayım.



Olaylar böyle gelişmiştir. Birincisi, o tarihte henüz işgal altında bile olmayan İstanbul’da suçlu kişileri yakalatmak yetkisini Londra’dan istemekte; ikincisi, delil bulunduğu “sanılan” kişilerin tutuklanmasını istemektedir. Sanılan!.. “İddiaya göre”, “ileri sürülen”, “…’nın haberine göre” vb. sözleri çağrıştırdı mı?



Padişah Vahidettin’in Korkusu ve İşbirlikçiliği



Amiral Calthorpe, Tevfik Paşa hükümetinin Dışişleri Bakanı olan Mustafa Reşit Paşa ile 7 Ocak 1919’da yaptığı görüşmede hükümetinin bu suçluları en sert biçimde cezalandırmaya kararlı olduğunu belirtmiş, Reşit Paşa da yanıt olarak, buna sadece İttihatçıların karşı olduğunu; Türkiye kamuoyunu arkasına alan hükümetin biraz zaman tanınırsa suçluları gerektiği gibi cezalandıracağını ve “İngiltere’ye güvenebileceğini umduğunu” söylemiştir. İşin ilginç yanı İngilizlerin “kırım” sözüne de itiraz gelmemiştir henüz, çünkü düşman ortaktır: İttihatçılar!



Padişah Vahidettin de İngilizlerden medet ummakta ve günümüzde de bazı olayları bize anımsatacak bir konuşma yapmıştır, Calthorpe’la. Amiral’in hükümetine gönderdiği mesajdan kesitler:


“(Padişah Vahidettin) … uzun zamandan beri, aslında 1908’den beri, İttihat ve Terakki Komitesi’nin hafiyeleriyle sarılmış olduğunu, onlardan çok çektiğini söyledi. Kendisi her zaman İngiliz taraftarı olmuştur. Şimdi de bütün umudunu İngiltere’ye bağlamaktadır.



…İngiltere’nin arzulayacağı her kişiyi, yine İngiltere’nin arzusun göre, yakalatıp cezalandırmaya hazırdır. Ancak (buraya dikkat) geniş ölçüde bir eyleme geçince ihtilal olacağından, kendisinin belki de devrilip öldürülebileceğinden korkmaktadır.” Yani koskoca Devlet-i Âliye Osmaniye’nin son padişahı böylesi bir onursuzluk yapmıştır. Milleti (gerçi milletin koyun sürüsü olduğunu söylemiştir başka bir fırsatta) bunca ateş içindeyken, sarayı düşünse iyi! Kendi geleceğinin derdine, hem de büyük önderlere hiç yakışmayacak bir biçimde “can” derdine düşmüştür. Fatih Mehmet nerede, Vahidettin nerede?



Diğer yandan, çok ilginç bir biçimde, Padişah da aynı günümüzdekiler gibi “ihtilal korkusu” yaşamaktadır. Yandaş basın, Ergenekon diye yakıştırdıkları örgütü İttihat ve Terakki’ye dayandırmakla kendilerine Vahidettin ya da Damat Ferit rolü biçtiklerinin de farkında mıdırlar acaba?



Mesajın İngiliz Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen 25 Ocak tarihli yanıtını da görelim:



Padişah, İttihat Komitesi’ne karşı fazla bir şey yapabilecek güçte değildir. Bu işleri biz elimize alabilirsek kendisi, halkının büyük nefretinden kurtulacaktır; daha sonra da işimize yarayan bir dost olabilir.



Vahidettin korkularını göstermeyi sürdürüyor. 21 Ocak’ta da yakında sadrazam olacak olan eniştesi Damat Ferit’i İngiliz temsilcisi Mr. Hohler ile görüşmeye gönderir. Hohler’in görüşmeye ilişkin Londra’ya Foreign Office’e aktardığı mesajda Padişahın suçluları cezalandırmak için daha enerjik bir kabine kurulacağını söyledikten sonra, “Padişah, bu yüzden kendi görüşlerini paylaşanlara karşı bir patlamadan korkmaktadır. Böyle bir patlamada İngiltere’nin tutumunun ne olacağını bilmeyi arzu etmektedir.” denilmektedir. Anlayacağınız Vahidettin muhtelif aralıklarla İngilizlerin güvenini sınayıp durmaktadır. Bizimkilerde de var mıdır böyle şeyler? Umarım, yoktur.



İngiltere’den resmi istek gelmeden ilk tutuklamalar başlıyor, İngiltere’ye yaranmak için olaylar ballandırılarak anlatılıyor, sayılar şişiriliyordu.



İngilizler Londra’da karar alıp “subaya hakaret” şeklinde bile suç içeren madde oluşturacaklardır. Bu maddeyle “yan baktın” cezası bile verilebilir. Padişah ve Hürriyet-İtilafçılar, İttihatçılara ceza kesmeye çalışırken İngilizler bir milleti tam sömürge yapmaya çalışmaktadır.



Birileri” de 28 Şubat rövanşı alıyorum, diye NATO’ya mesafeli olduğu bilinen komutanları içeri alarak olayları “birileri”ne ballandırarak anlatıyor olabilir mi? Yok canım… Sömürge miyiz biz?



Alemdar Gazetesinde İlginç Haber:



İstiklal Savaşı’ndan sonra “Yüzellilikler” listesine girecek olan Refii Cevat (Ulunay)’ın sahibi olduğu Alemdar gazetesi Milli Mücadele ve bağımsızlıkçılığa karşı, İngilizci bir İstanbul gazetesiydi. Bildiğim kadarıyla Attilâ İlhan’ın terimleştirdiği, basına karşı “Mütareke basını” diye yapılan suçlamaları duymuşsunuzdur; işte gerçek anlamda Mütareke basını, Alemdar gibi basın organlarıdır. Konumuz bu olmadığı için kısa tutacağım.



23 Ocak 1919’da “ricali siyasi”den on kişi diyerek Padişah’a bir bildiri sunulmuştu. Bildiri haberinin yayımlandığı gazete ise Alemdar idi. Haberde İstanbul’un yeniden Türklere bırakılması ve Müttefiklerce verilen kararların değiştirilmesi için, “suçlu” diye anılan (artık milliyetçi anlayabilirsiniz) kimselerin cezalandırılmasının gerektiği belirtiliyordu. Ne garip, değil mi? Yani tek engel olarak milliyetçiler görünmektedir. Bugün de Türkiye’nin önündeki tek engelin Ergenekoncular olduğunu söyleyenler gibi...



Bir gün sonra ise Hürriyet ve İtilaf Partisi, yayınladığı bildiride hükümeti ağır davranmakla suçladı. Bazen “bir takım” basının hükümete “gaz vermeye” çalıştığı yazıları görünce ilginç geliyor mu? Gelmesin; dahası var: Birazdan anlatacağımız geniş çaplı avdan sonra bile Alemdar’ın sahibi Refii Cevat, 2 Şubat’ta kaleme aldığı yazısında operasyonu övmekle birlikte “Hepsi bu kadar mı?” demekten kendini alamıyor. Yunus Nadi ise Refii Cevat’ın bu yazısından bir gün önce kaleme aldığı yazısında işe siyasetin karıştığını, tutuklamaların pek açık olmadığını belirterek, hükümete adaletten ayrılmamalarını salık veriyor. Yunus Nadi’nin bu sözü de tanıdık geliyor kulaklara. Anlamışsınızdır.



Esasında o güne kadar birçok tutuklama yapılmıştı; fakat bakan, başbakan (sadrazam) düzeyindeki isimlerin alınmasını istiyordu yandaş basın. Bugün arada, Genelkurmay başkanlarına ve eski cumhurbaşkanlarına yöneltmeye çalıştıkları gibi.



Gelelim Malta sürgünlerinden önceki “toplama kampı”na…




Bekirağa Bölüğü “Toplama Kampı”



Tutuklamalar ve Malta’ya sürülmeler, bizim Ergenekon gibi parça parça olmuştur. Osmanlı’dan İngilizlere verilen bilgilere göre, ilk siyasi tutuklama 5 Ocak 1919’da Kırklareli Mutasarrıfı Hilmi Bey’in tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne yollanmasıyla yapılmıştı. Daha sonra Çorum Jandarma Komutanı, Trabzon Gümrük Memuru gibi unvanları olan kişiler içeriye alınır. Yüksek Komiser’den 7 Ocak günü sert bir mesaj gelir: İyi niyet yetmez, sonuç istiyoruz. O gün Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey de bölüğe alınır. Sivil memurlar, filan derken, yüksek amirlere gelir sıra: (eski) Sivas Valisi, e. Musul Valisi, başka bir eski Sivas Valisi, Bursa Valisi de tutuklanır. 29 Ocak’ı 30’una bağlayan gece ise 27 kişi tutuklanarak büyük bir insan avı yapıldı. O “dalga”da tutuklananlar arasında Gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın), Ziya Gökalp, eski İçişleri Bakanı İsmail Canbulat, Kara Kemal, Hüseyin Kadri gibi çok önemli kişiler vardı. Amiral Webb tutuklamaları “bu zamana dek gerçekleşen en sevindirici olay”, General Milne de “İstanbul’da siyasi durum düzeldi.” sözleriyle değerlendirmiştir. Ocak ayındaki üst düzey tutuklu sayısı 40’ı bulmuştur. Memur gibi ikinci derece tutukluların sayısı ise bilinmemektedir.



Hüseyin Cahit’in evinin basılması da gözümüze başka şeyleri getirmiyor değil. Adı geçen gece yarısı, Hüseyin Cahit’in evi sanki terörist avlanacakmış gibi basılmıştır. Süngülü askerlerle birlikte sabahleyin götürüldü. Bu Hüseyin Cahit dediğimiz kimse, ordu komutanı değildir, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı değildir; yalnızca gazetecidir. Demek ki bazı hareketler, o zaman da bu zaman da öç alınma duygusuyla ve özellikle yapılıyor. Hüseyin Cahit’e baktığımızda 44-45 yaşlarında o aralar. Peki, 80 küsur yaşındaki İlhan Selçuk’un evinin sabahın 4’ünde basılması tarih kitaplarında nasıl geçecek?



Malta sürgününe giden yoldaki süreci tam anlamıyla tarihsel olarak anlatsaydık, Fransız-İngiliz sürtüşmesini, Mustafa Kemal’in İtalyanlarla yaptığı stratejik ortaklığı vs. anlatırdık. Tevfik Paşa hükümetinin Ermeni konusuyla ilgili savaşa girmemiş ülkelerden tarafsız yargıç istemesi ve İngilizlerin olaya engel olması, çok önemli bir konudur. Tevfik Paşa’nın yaptığı en doğru hareketi de İngilizler engellemesini bilmiştir. Biz konumuzla ilintili kısımları anlatmayı sürdürelim.




Bir Kaçış ve İntihar



İlk tutuklulardan olan Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey İttihat önderlerindendir. “Suç”u Ermenilere kırım yapmak ve mallarını yağma etmektir. İngilizlere göre idam edilmesi gerekenler listesinde bulunan Dr. Reşit Bey, -nasıl olduğu tam bilinmese de- 25 Ocak’ta Bekirağa Koğuşundan kaçar. Hükümetin dostu gibi görünen İngilizler sert çıkar: “…Bu yalnız Türk hükümetine değil, aynı zamanda İtilaf devletlerine karşı bir meydan okumadır… … Reşit Bey’in kaçışını küçük memurlara bağlamak yararsızdır. Bu bir Türk oyunudur, hükümet üyelerinin kendileri de sorumluluktan kurtulamazlar…” Yüksek Komiser İngiltere’ye çektiği telgrafta ise bu olaydan sonra Padişahın iyice ürkekleştiğini, kendisini desteklemek gerektiğini söyler.



Polisler ve Reşit Bey’in mektubundaki ifadeyle “Ermeni tazıları” İngilizlerin kendilerine hakaret saydıkları bu olayı kapatmak için her yerde seferber olmuşlardır. Reşit Bey, sonunda saklandığı yerden çıkınca, yakalanması kolay olur. Beşiktaş civarında yakalanan Reşit Bey, tabancasını kafasına dayayıp intihar eder. Cebindeki mektupta şunlar yazılıdır:



… Muhafız Paşa ile Polis Müdürü bütün şiddet ve kuvvetleriyle beni arıyorlar. Ermeni tazıları da bunlara katılmışlar. Bazı dostlarımın ihmali programımı sekteye uğrattı.


Yakalanıp hükümetin oyuncağı, düşmanlarımın eğlencesi olmamak için son dakikada intihar etmek fikrindeyim…



…Sizi milletim için ihmal ettim. İstikbalinizi düşünemedim. Herkes beni Ermeni malı ile zenginleşmiş biliyor. Halbuki sizi temini maişetten (geçiminizi sağlamaktan) aciz bırakıyorum. Bu da talihin cilvesi…



Gerçekten de Dr. Reşit Bey, Ermeni malını yağma etmiş filan değildi. Mektupta da açık görüldüğü gibi ailesinin geleceğini bile güvenceye alamamıştı. Onuruna yedirememişti işte İtilafçıların ve İngilizlerin elinde oyuncak olmayı…



Hemen günümüze dönüyoruz. Yarbay Ali Tatar, polisler onu ikinci defa tutuklamaya geldiklerinde intihar etmişti. Sonra “belge” dedikleri kâğıttaki elyazısının da imzanın da Ali Tatar’a ait olmadığı saptandı. Ali Tatar ne için intihar etti: Onur. Uyuşturucu filan da dediler, ama kanlarında o da çıkmadı. Kim verecek Yarbay Tatar’ın hesabını, derken; kamuoyu oluşturmakta ve kitleleri güdümleme konusunda o zamankinden çok daha başarılı ve etkin olan “yandaş basınAli Tatar’ın ölüsüne DHKP-C’den filan başlayarak askeri personelle “büyükler” arasında köprü oluşturmaya kadar 11 suç yapıştırmayı başardı.



Kara Listeler



“Kara liste” (Black list) deyimi İngiliz belgelerinde ilk kez 17 Ocak’ta geçmiş, ondan sonra sürekli kara liste hazırlanıp gönderilmiş hükümete. Kara listelerin çoğunu kim hazırlıyordu dersiniz: Rum ve Ermeni ayrılıkçılar, İngilizci Türkler.



Bugünkü listeleri kim hazırlıyor derseniz; PKK’lılar, İslamcılar, Amerikancılar, olabilir mi?



“Suçlu” Türklerin aleyhinde kim tanık oluyordu dersiniz: Toplama, yalancı tanıklar. Dr. Sironyan adındaki bir Ermeni, Türklerin Kut’el-Amara’da İngiliz tutsaklardan 23 astsubay ile birçok eri sünnet ettiklerini ileri sürer. İşin garibi kayıtlara girer bu sav. Aynı isim, Ali İhsan (Sabis) Paşa’nın da Ermenilerden 120 araba dolusu nadide halı toplatıp İstanbul’a yolladığını, bunların parasıyla Bebek’te iki adet yalı aldığını bile söyler. Asılsız iddialar! Mesela, Aram Forbikyan ve Agop Terzi adındaki iki Ermeni, hem Ankara Savcısı, hem Kırşehir Mutasarrıfı, hem İzmir Lisesi Müdürü hakkında tanıklık yapmışlardı. Haydi, yaptı diyelim; işin ilginci, bu görevliler, bu suçlamalara dayandırılarak mahkûm da edilmişlerdir.



Bugün birkaç PKK itirafçısına ve gizli tanığa dayanarak koca komutanları, başsavcıları mahkûm etmeye çalışan zihniyetle, bu eylemler arasında bir koşutluk var mı?



Bilgi olarak geçelim: Mustafa Kemal de Samsun’a çıkmadan 80 gün kadar önce (28 Şubat 1919) İngilizlerin kara listesine girmiştir. Mustafa Kemal konusunu fırsat olursa başka bir şekilde açarız. Sadece Mustafa Kemal Paşa değil elbette; İsmet Paşa, Kâzım Karabekir Paşa gibi birçok önemli isim de listeye girmiştir.



Yazı dizisinin ilk bölümünü Tevfik Paşa hükümetiyle sonlandırıyorum. Bir dahaki bölüme Damat Ferit Paşa kabinesinin neler yaptığıyla başlayacağız, umarım.



Bir konuyu açıklığa kavuşturmakta yarar var. Bakınız; İttihatçılar içinde, yani Malta sürgünleri içinde de suçlular olabilir. Toptan hüküm vermenin bize yakışmayacağı gibi, toptan aklayıcı bir role girmek de bize yakışmaz; fakat sorun, suçluların kim tarafından, nasıl ve ne amaçla yargılandığıdır. İnsanlar toplama kamplarına doldurularak, yabancı güçlerin isteğiyle, gece vakitleri evlerinden alınarak (topluma mesaj verilerek) yargılanamazlar. İhtilalci Ankara hükümeti de bunu ulusal bir onur meselesi yapmış, sürgünlerin tamamını konu edinmiş ve görüşmeleri hep bu çizgide sürdürmek istemiştir. Bakmayın siz Ayşe Hür’ün İngilizleri savunan, Ankara hükümetini yeren yazısına. Bekir Sami Paşa, Ankara’nın bazı konulardaki ödünsüz politikasına uymadığı için görevden alınmıştır.



Meseleyi daha net anlayabilmişsinizdir, umarım.



(Sürecek...)


Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com




http://www.politikadergisi.com/makale/ergenekon-ikinci-%E2%80%9Cmalta-surgunleri%E2%80%9D-olayi-mi-1





[Bu yazı, Politika Dergisi Sayı 20’de yer almıştır. Tüm fazladan özellikleri ile özgün sayıyı indirmenizi salık veririz. Sayı 20’yi indirmek için buraya tıklayınız. ]